İş Dünyası Otomotiv Toplum

Ah şu demokrasi belası

Yıl 2005 falan. ABD’den gelen bir arkadaşımla İstinye’de yemek yiyoruz. Türkiye’ye ilk kez geliyor ve ülkemiz hakkında bildikleri Amerikan halkının Türkiye hakkında bildiklerinden fazla değil. Fesli şalvarlı insanların sokaklarda gezdiği, erkeklerle konuşan kadınların taşlandığı, insanların develere bindiği bir ülke var kafasında. Arapça bilmediğimi öğrenince şaşırmıştı, düşünün artık.

Ülkeye adım attığı andan itibaren şoktan şoka koşmaya başlamıştı, yazık.

Neyse, yemek yerken dışarıdaki trafik dikkatini çekti bu arkadaşın. “Türkiye o kadar da fakir değil aslında, her yerde lüks otomobiller var,” dedi.

Dedim ki, “Sen Türkiye’nin ekonomisini sokaklardaki lüks otomobillere endekslersen, düşündüğünden üç kat zengin bir ülke çıkar karşına. Sizin oralarda 50.000 dolara satılan otomobiller bizde 120.000 dolar. Benzinin litre fiyatı sizdekinin üç katı. Biz otomobile ve yakıta sizinle aynı paraları ödeseydik bu mekanın garsonu Audi, sahibi Bentley kullanırdı. Sizden daha zenginiz oğlum biz.”

Sebebini sorduğunda da hiç detaya girmeden kısaca geçiştirmek için dedim ki, “biz yerli üreticilerimizi severiz, koruruz. Onlar otomobil satabilsin, kendilerini geliştirsinler diye ithal otomobillerin gümrük vergilerini mümkün olduğunca yukarı çekeriz. ABD’de Audi Q7 aldığın paraya burada anca Fiat Bravo alırsın. Burada Audi Q7 alacağın paraya ABD’de Ferrari alırsın. Eğer gümrük vergilerini şişirip yerli üreticiyi korumazsak yabancı markalarla rekabet edemezler, Türkiye’ye yabancı otomobiller doluşur.”

– Türk otomobili var mı ki? Ben hiç duymadım?

– İşte şu Renault, Fiat falan bunlar hep Türk otomobili.

– İyi de Renault Fransız, Fiat İtalyan markası. Nesi Türk otomobili bunların?

– Türkiye’de fabrikaları var. Bir de Türkiye’deki üretici firmalarla ortaklıkları var.

– Bu durum onları Türk markası yapmaz ki? Bentley Türkiye’de fabrika kursa ona da mı Türk markası diyeceksiniz?

– Bak kardeşim, biz Türkler misafirperver insanlarız. Türkiye’de fabrika kuran firmalar bizim kardeşimizdir, onları da Türk markası olarak görürüz. Renault senin için Fransızdır, bizim için Türk. Ford senin için yerli markadır, Henry Ford’un eseridir, bizim için Vehbi Koç’un yadigarıdır. Bizim yerli üreticiden anladığımız ne yazık ki budur.

– Siz yerli otomobili desteklemiyorsunuz ki, Türkiye’ye yatırım yapan yabancı sermayeyi destekliyorsunuz.

– Haklısın. 80 küsur yıllık ülkemizde kendi markamız diyebileceğimiz bir marka çıkaramadık biz. Arada bir girişenler oldu, onları da el birliğiyle batırdık. Preston Tucker’ı bilir misin?

– Torpedo’yu yapmıştı, haksızlık ettiler. Sen nereden tanıyorsun ki?

– Bizde benzer senaryoyu Fadıl Akgündüz diye birine uyguladılar.

– O zaman siz bırak yerli sermayeyi desteklemeyi, ithalatçılarla el ele verip yerli sermayenin önünü tıkıyorsunuz.

– Aslına bakarsan ben konuyu kurcalamamak için geçiştirmek istemiştim. İşin aslı dediğin gibi. Bizde birkaç tane büyük sanayi holdingi var. Bu firmalar yabancı markaların montajcılığını yaparlar Türkiye’de. Buzdolabı da üretirler, otomobil de. Her türlü ağır sanayinin arkasında aynı firmalar vardır. Başkası giremez, onlarla boğuşmaya gücü yetmez çünkü. Koskoca ülkenin buzdolabını da, fırınını da, ütüsünü de, kamyonunu da, minibüsünü de, otomobilini de onlar satar. Hem distribütörlüğünü yürüttükleri firmalarla papaz olmamak, hem de riske girmemek için yerli sermayeyle iş yapmaz, rekabetten kaçınırlar. Pazarın büyüğü onların elindedir, yerli firmalar onlardan kalan pazarda kendilerine yer bulmaya çalışırlar. Medya da onların elinde olduğu için durumu rahat rahat idare ederler, kimse bir şey diyemez.

– Yerli sermayesi, kendi markası olmayan bir ülke uluslararası pazarda var olamaz ki?

– Biz uluslararası pazarda, pazar olarak varız dostum. Tüketiciyiz biz, yiyiciyiz.

Cümleleri net olarak hatırlamıyorum ama, buna benzer bir diyalogdu aramızdaki. Adamı geçiştirmeye çalıştım, benden baskın çıktı. Türkiye’de halka onlarca yıldır yutturulan yalanları, bizim Arapça konuştuğumuzu düşünen cahil bir Amerikalıya yutturamamıştım.

Rahmi Koç’un bir röportajını okududum da, oradan aklıma geldi bu hatıra. 2008’de yapılmış bir röportajmış, ben yeni gördüm. Büyük sanayici Rahmi Bey diyor ki, “demokrasi var dediler ve her isteyene otomobil üretme izni verdiler. Hiçbirimiz tam olarak yapamadık.”

Cümlesinin ikinci kısmına gönülden katılıyorum. Tam olarak yapamadılar. Birkaç on yıl boyunca enjeksiyon koymayı falan unuttular mesela. 2000’li yıllara girerken kuş serisi satıyorlardı. İşte bunlar hep demokrasi yüzünden. Her isteyene otomobil üretme izni verilmeseydi TOFAŞ Tata ile değil, Audi ile rekabet edecekti. 2012 yılında Albea satması Koç’un değil, demokrasinin suçu. Demokrasi tam bir baş belası.

Yersen!

Rahmi Koç, resmen sızlanmış röportajında. Kore’den örnek veriyor. Orada diktatörlük olduğu için devlet Samsung’a “sen elektronik yapacaksın!”, Hyundai’ye “sen otomobil yapacaksın!” falan diyormuş. Bizde öyle denmemiş, herkes kafasına göre takılmış.

Rahmi Bey iyi bilir. Komünizm ve kapitalizmi en başarılı şekilde birleştiren ülke Çin’dir. Sen fabrikayı kurarsın da, devletin gözü her zaman üzerindedir. Demokles’in kılıcının gölgesinde çalışmaya benzer Çin’de fabrika işletmek. Yaptığın bir yanlışta fabrikanı alırlar elinden. Öyle mi olsaydı acaba? Doğan L, Doğan S, Doğan SL, Doğan SLX falan diye seriler kurulabilir miydi Çin’de? Ya da hükümet “lan siz bizimle dalga mı geçiyonuz!” diye asar mıydı o fabrikanın başındakileri? Hükümetin koyduğu ihracat kotaları tutturulamayınca neler olurdu? Fabrikanın sahibi elindeki gazetelerin, televizyonların gücüne güvenip hükümete kafa tutabilir miydi?

Rahmi Bey devam ediyor: “Otokoç yöneticilerinin işi bugün çok daha fazla. Çünkü rekabet çok daha fazla. Adetler daha çok. Piyasalar daha açık. Bizim dönemimizden çok daha farklı koşullarda çalışıyorlar. Dolayısıyla hem net kâr marjları düşük, hem tabiri caizse müşteri uyanık, hem de arabalar sofistike. Üstelik müşteriyi memnun etmeniz gerek. Ayrıca finansman gücünüzün de olması gerekiyor.”

Tabiri caizdir efendim, buyurunuz. İnternet minternet derken uyandı müşteri maalesef. Yemiyorlar artık tamponu boyayıp “aha bu da S modelimiz” ayaklarını. Rekabet sadece otomotivde değil, bütün sektörlerde yüksek. Sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada aynı bu durum. Eski kâr marjları yalan oldu, kaliteler yükselmek, fiyatlar inmek zorunda. 2012 yılındayız, malum!

Elbette tüketici için çok iyi olan bu durum, üreticinin işine gelmiyor. Ama her üreticinin aynı zamanda tüketici olduğunu düşünürsek, sızlanmanın anlamı yok. Devir değişti. Sızlanmamak, çağa ayak uydurmak lazım.

Rahmi Bey son olarak demiş ki, “Vehbi Koç, Koç Grubu’nu belki dünya şirketi değil ama muhakkak ihracat yapan bir Avrupa şirketi olarak görmek isterdi. Avrupa şirketleriyle boy ölçüşebilecek bir şirket olmayı arzulardı.”

Ne güzel bir hayal. Benim de hayallerim var. Tamamen yerli sermayeyle kurduğum şirketimi dünyaya ihracat yapan bir marka haline getirmeyi, Aston Martin DBS almayı, üniversite kurmayı falan düşlüyorum. Neyse ki hayalden ÖTV almıyorlar.

O son cümle var ya son cümle, beni en çok yaralayan o oldu. Avrupa şirketleriyle boy ölçüşebilecek bir şirket olmak için önce kendi markasını kurmalı insan. Türkiye’de ABD’ye, İtalya’ya atölyelik yapan bir firma bu hayali nasıl kursun?

Bu hayal Koç’un bir tanecik yerli otomobil üretmeye niyetlenmemesi yüzünden mi gerçekleşmedi, yoksa demokrasi yüzünden herkes otomobil üretmeye başladığı için mi? ToyotaSA, Hyundai Assan falan ortaya çıkmasaydı Koç Holding kendi otomobil markasıyla ihracat mı yapacaktı? Ford’un, Fiat’ın distribütörlüklerini sürdüren bir şirket kendi markasını mı kuracaktı?

Ah şu cevapsız sorular…

Ekim 2012, İstanbul

Bir de şu konular var

Siz ne dersiniz?

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.