İş Dünyası Toplum

Afyon savaşları ve çay

Gelin sizinle çay üzerinden bir İngiltere tahlili yapalım. Basit bir konu gibi görünebilir fakat bugünkü İngiltere’yi daha iyi anlamanızı sağlayacaktır.

Lock, Stock and Two Smoking Barrels’da Eddy der ki, “bütün İngiliz medeniyeti bir bardak çay üzerine kurulmuştur.” Bu söz o kadar doğrudur ki sadece İngiltere’yi değil, dünyayı da özetler.

Şimdi efendim, çay dediğimiz içecek sadece bir sıcak su değil. Çok önemli bir bitki. 6.000 yıldır birçok toplum tarafından tüketilen çay, insanlık tarihinin en eski sıcak içeceklerinden biri. Tarih boyunca o kadar kıymetli olmuş ki, anavatanı olan Çin’de bile özel izinlerle satılmış. Çay alışverişi normal parayla değil, gümüş ile yapılırmış.

Ta ki İngilizler keşfedene kadar. İngilizler çayı 1700’lerin ortalarında tanımışlar. Hindistan’dan, Sri Lanka’dan, Çin’den gelen çaylar bazı Britanya şehirlerindeki çay evlerinde halkla buluşmuşlar.

Sıcak suya atılıp beş dakikada hazır olan bu sihirli içecek havası karanlık, suyu bulanık, insanı uyanık ada üzerinde pek sevilmiş. İngilizler çayı o kadar sevmişler, o kadar sahiplenmişler ki binlerce yıllık Uzak Doğu bitkisi olan çayı, batı ülkeleri İngiltere sayesinde tanımışlar. Türkiye bile.

Zaman 1800’lerin başı. Büyük Britanya’nın başında Başbakan Charles Grey var.

(İngilizcede “earl” kelimesi “kont” anlamına gelen bir asalet unvanıdır. Biz kont deriz, İspanyollar conde, İngilizler earl. Haliyle bu arkadaşın asil ortamlardaki ismi de Earl Grey. Tanıdık geldi mi?)

Büyük Britanya coğrafi keşiflerden beri gemi azıya almış, dünyayı talan etmektedir o dönem. Hindistan’ı yıllardır yöneten Türk İslam devleti Babür İmparatorluğu’nu yıkmış, Hindistan’ı işgal etmiş, bütün halkı tarlalarda ırgat, madenlerde işçi olarak çalıştırmakta, ümüğünü sıkmaktadır. Özellikle afyon üretimi had safhadadır.

İngiltere afyonu Hindistan’da ürettirip ihtiyacından fazlasını karşılamaktadır ama Çin’den istediği miktarda çayı bir türlü alamamaktadır. Afyonda stok fazlası, çayda pazar ihtiyacı iyice artınca gözünü Çin’e diker. Hedefi ucuza ürettiği afyonu Çin’e itelemek, Çin’in kıymetli çaylarını da yüklenip memlekete götürmektir. Bu heves yüzünden öyle bir savaş çıkar ki, Afyon Savaşları diye tarihe geçer. Ve koskoca Çin, İngiltere’ye teslim olur.

Olayın gelişimi çok ilginç yalnız. Uyuşturucuyla falan işi olmayan Çin çay, baharat, kağıt falan üretip satmakta, kafasına göre takılmaktadır. Bugün olduğu gibi o zamanlar da ihracat yapmakta, kendi toprağının bereketini dünyanın kalanıyla bir şekilde paylaşmaktadır. Ancak çay çok kıymetli bir bitki olduğundan ihracatı öyle kolay değildir. Her isteyene satmaz Çin.

İngiliz tüccarlar rüşvetle, tehditle çay almak için türlü yollar denerler ancak Çin’in tutucu yapısını bir türlü yıkamazlar. Bu duruma fazlasıyla takılan İngiltere, daha fazla çay alabilmek için en iyi çözümün Çin’in dengesini ve ahlaki yapısını bozmak olduğuna karar verir. Ve Hindistan’da ürettiği afyonu komik paralara Çin piyasasına sürer.

O zaman haberleşme kısıtlı, medya yok. Çin hükümetinin durumu fark etmesi çok uzun sürer. Uyandıklarında ise iş işten geçmiştir. Memleketin her yanında afyon tekkeleri açılmış, milyonlarca insan bağımlı olmuş, limanlara toplanan müptezeller Hindistan’dan gelecek yeni malları bekler hale gelmiştir.

Afyonu özellikle ticaretin yoğun olduğu liman bölgelerinde ve çay çiftliklerinin olduğu bölgelerde yayan İngiltere ise binlerce Çinli müptezel sayesinde istediği gibi at koşturmakta, rüşvet olarak afyon dağıtıp çay yasalarını delerek gemi yüküyle çayı kendi memleketine taşımaktadır.

Öfkeden deliye dönen İmparator Lin Tse Hsu afyona topyekûn savaş açar. Tüm tekkeleri kapatır, afyon satan Çinlilere idam cezası vermeye kadar vardırır işi.

Hatta İngiltere kraliçesine de mektup yazar, kendi ülkenizde yasakladığınız bu laneti benim ülkemde niye satıyorsunuz, siz ne biçim devletsiniz, falan diye giydirir.

Kraliçe mektubu sallamayınca İmparator da kılıcı çeker ve afyon savaşları başlar. Hedefi savaş başlatmak değil, Çin’deki Britanya vatandaşlarını sınır dışı etmektir aslında. Ancak Britanya olaya sert yanıt verir. Uzun süredir her yanı işgal etmekle meşgul olan Britanya’nın askeri tecrübeli, silahları iyidir. Son dönemlerde savaşla pek işi olmayan Çin’in paslı silahları yeni teknolojilerin önünde tutunamaz ve Çin, kısa sürede teslim olur. Evet, koskoca Çin, dünyanın öte ucundan gelen bir kısım insana yenilmiştir.

Savaşı kaybeden Çin, İngiltere’ye başta çay ticareti olmak üzere birçok imtiyaz tanır. Britanya vatandaşları ülkede kalır, afyon ticareti iki katına çıkar, üstelik fiyat da artar. Çin köşeye sıkışınca olayı dışarıdan izleyen Fransa, Amerika ve Rusya da dahil olur, benzer hakları isterler.

Lan siz nereden çıktınız, bi durun ameka diye galeyana gelen Çin yeniden savaş tamtamlarını çalmaya başlar ve afyon savaşlarının ikinci perdesi açılır.

Çin büyük bir özgüvenle dört ülkeye karşı savaşa girmeye hazırlanırken dev bir isyan patlak verir, devlet isyanı bastırmaya çalışırken olay iç savaşa dönüşür ve 50 milyona yakın insan ölür. Bunu fırsat bulan İngiltere de Fransa’dan destek alarak limanlara dalar, Çin savaşı yine kaybeder.

(İngiltere ile savaşmaya karar veren tüm devletler isyanlara ve iç savaşlara hazırlıklı olmalıdır, öyle ilginç herifler bu İngilizler.)

Savaşı kaybeden Çin, işler daha büyümesin diye anlaşmaya razı olur ve bugünü de etkileyen Nanking Antlaşmasını imzalar.

Bu anlaşmayla Çin, İngiltere’ye milyonlarca dolarlık tazminatlar öder. Hong Kong ve çevresindeki adalar İngiltere’ye verilir. Tüm Britanya vatandaşları diplomatik dokunulmazlık kazanır. Çin vatandaşları diğer ülkelere göçmen olarak gidebilme hakkı kazanırlar.

(O zamana kadar ülke terk etmek yasaktı Çin’de. Bu anlaşma 1842’de imzalandı ve 1849’da gold rush macerası başladığında Amerika’da yüzbinlerce Çinli vardı. Herkesin altın aramaya gittiği Amerika’da Çinli göçmenlerin ırgatlığa, ameleliğe razı olmasının bir sebebi de buydu belki. Amerika’daki altın maceralarının kısa hikâyesini 10 sene önce şurada yazmıştım.)

Çin aynı anlaşmayla bazı gümrüklerini de düşük vergiyle İngiltere’ye açar. Bu limanlar bugün Çin’in en kıymetli gümrük limanlarıdır. Guangzhou, Xiamen, Fuzhou, Ningbo ve Şangay. İthalat yapanlar iyi bilir bu limanları. Biz kol gibi vergi öderken İngiltere kendi vatanı gibi at koşturur bu limanlarda.

Nanking Anlaşması Mao’nun komünist devrimiyle birlikte sonlanmış gibi görünse de etkileri halen devam etmektedir.

Yaaa… Çay deyip geçmeyeceksin. Hong Kong’da dalgalanan Birleşik Krallık bayrağının ardında bile İngilizlerin çay takıntısı var.

Peki tüm bu dökülen kanlardan, özellikle Hindistan ve Çin’de kanayan yaralardan sonra İngiltere’nin Çin’den rahat rahat çay alabilmesi neye sebep oldu?

Her işte bir hayır vardır diyorum ben. İngiltere’de çay yetişmez. O nedenle Büyük Britanya, Çin’den gasp ettiği çaya çok şeyler borçludur. İngiltere buradan öyle bir ekmek kapısı çıkarmıştır ki pazarlama, satış ve üretim dersi olarak okullarda okutulsa yeridir. Üretim ve pazarlama arasındaki muazzam fark burada görülür.

Doğal şartlara bakacak olsak çay dendiğinde akla gelen ilk ülke Çin olmalıdır. Çünkü en fazla çay orada yetişir. Haydi, Çin olmadı diyelim, matcha ve sencha gibi çeşitlerle Japonya var. Onu da geçtim, ceylon ile Sri Lanka, mate ile Brezilya, rooibos ile Güney Afrika olmalıdır. Çünkü bu çaylar hem çok lezzetlidir, hem de oralarda yetişirler.

Ancak hayır. Dünyada en çok satılan çay, earl grey’dir. İsminin kaynağını bu yazının başında öğrendiniz. Earl grey, bergamot yağı ve ceylon çayından oluşan bir harmandır sadece.

Avrupa’nın en sevdiği, tüm kafelerde her gün milyonlarca fincan satılan ikinci çay ise English breakfast’tır. Bu çay da Çin’in assam çayı ile Sri Lanka’nın ceylon çayının karışımından elde edilen bir harmandır.

Popüler çay çeşitleri ve harmanlarını her şirket satar çünkü dünyanın damak tadı o yönde oturmuştur. Bununla birlikte Tetley, Bigelow, Harney & Sons, Celestial Seasonings, Yorkshire Tea, Lipton, Tazo, Twinings gibi dünyanın en büyük çay şirketleri İngiltere ve ABD merkezlidir ve dünya çay borsası da İngiltere’dedir. Bu şirketler çay ve yan ürünleriyle her yıl milyarlarca dolar ciro yaparlar. Çin’de, Hindistan’da, Rize’de birileri amelelik yapar, parayı da bunlar kazanır. Çünkü kafayı onlar çalıştırırlar.

Demek ki neymiş? Üretmek yetmezmiş, pazarlamak daha önemliymiş.

Demek ki neymiş? İngiltere dediğimiz ülke, hedefine ulaşabilmek için her şeyi göze alırmış.

Demek ki neymiş? Silahsız saldırının en başarılı temsilcisi İngiltere’nin tüm piyasayı sarması normalmiş. Bankacılıktan gıdaya, teknolojiden sanata kadar onlarca farklı sektörde bunca İngiliz şirketi babalarının hayrına dolanmıyormuş bu topraklarda.

Demek ki neymiş? Aklımızı kullanmak, kafamızı çalıştırmak, dış mihrak diye zırlamak yerine kendi stratejilerimizi geliştirmek zorundaymışız.

Madem bu kadar çay konuştuk, o zaman sizi şöyle alayım da mis gibi bir EARL GREY ısmarlayın kendinize. Dünyanın en nefis çaylarını bulabileceğiniz nadir işletmelerden biri: TeCha Tea Shop.

Mayıs 2020, İstanbul

Bir de şu konular var

Siz ne dersiniz?

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.