Siyaset Toplum

İstanbul’u fethettik mi?

İstanbul’u fethettik. 567 yıl önce.

Fethedilen bölge bugün “sur içi” dediğimiz yer. Bu alan Sarayburnu, Marmara Denizi ve Haliç arasındaki kara surlarının içinde kalan yarımadayı kapsıyor. Bugünkü İstanbul’un sadece %3’ü yani. O kadar.

İstanbul fethedildiğinde Haliç’te 6.2 km, Marmara Denizi kıyısında 8.2 km deniz surları uzanıyor, Yedikule – Ayvansaray arasında 5.6 km boyunca uzanan kara surlarında 12 kapı bulunuyordu. Edirnekapı, Topkapı gibi yerler şehir sınırıydı. Galata limandı, Üsküdar köydü, Şişli yoktu.

1004 yıl boyunca Byzantion, sonraki 1116 yıl boyunca da Konstantinopolis olarak anılan şehir, Osmanlı’ya geçtiğinde İstanbul adını aldı. O kadar kıymetli, o kadar özeldi ki devletin, vatandaşın, yabancıların ve taşranın dilinde farklı isimlerle anıldı. Konstantiniyye oldu, Dersaadet oldu, Asitane oldu, Darülhilafe oldu, Makarrı Saltanat oldu. Herkes kendi meşrebince bir unvan yakıştırdı sevdiğine.

Yıllarca Osmanlı’nın başkenti olarak kaldı, sonuçta İstanbul gibi bir şehre başkent olmak yakışırdı.

Cumhuriyetle birlikte ismi her makamda İstanbul olarak sabitlendi. Dünyanın en kıymetli şehrinin cazibe merkezi olması ve göç alması normaldir. İstanbul, Osmanlı döneminde de göç aldı, o zaman da büyüdü ancak 450 yıldan uzun bir süre kendi kimliğini bir şekilde korudu.

Cumhuriyetle birlikte önce rütbeleri söküldü İstanbul’un. Halifeliğin merkezi olarak tüm İslam dünyasına hükmederken, bu vasfını kaybetti. Osmanlı’nın başkenti olarak dünyaya nizam verirken, Osmanlı’nın zayıflamasıyla önce politik gücünü kaybetti, sonra da başkent unvanını Ankara’ya kaptırarak sıradan bir şehir haline geldi.

Rütbeleri gidince saygı da kalmadı İstanbul’a. Hilafetin ve devletin merkezi olmasından dolayı İstanbul’u dersaadet, darülhilafe gibi isimlerle anan ve saygı duyan Anadolu insanı, rütbelerini yitirmiş, bir de işgal yaşamış olan şehri herhangi bir şehir gibi sıradan görmeye başladılar.

Şeyh Edebali, Osman Gazi’ye nasihatinde der ki,

“Üç kişiye acı:

Cahiller arasındaki alime

Zenginken fakir düşene

İtibarlı iken itibarını kaybedene.”

Bu durum sadece insanlar için değil, İstanbul, Bağdat, Halep, Buhara gibi şehirler için de geçerlidir.

Rütbelerini ve itibarını bir bir kaybeden İstanbul, devletin ve şehrin başındakilerin basiretsizliğinin de etkisiyle hızla düşmeye başladı bulunduğu noktadan. Eskiden şehre girmek için izin isteyenler “taşı toprağı altın” diyerek saldırdılar. Göç değil, istilaydı İstanbul’un karşılaştığı.

Fethedilen şehir imar edilir. Çünkü fetheden devletin hedefi kalıcı olmaktır. İşgal edilen şehir ise yağmalanır, çünkü işgalcilerin amacı küpü doldurup gitmektir. Ne kapsam kârdır diyen istilacı, o şehre verdiği zararı umursamaz.

İstanbul, bu istilacılarla karşılaştı. Taşı toprağı altın diyerek gelenlerin amacı İstanbul’da kalıcı olmak değil, kazanacağını kazanıp köyüne dönmekti. Bu nedenle İstanbul’a uyum sağlamakla uğraşmadılar, şehri korumayı düşünmediler.

Böyle bir ortamda ağaç da kesilir, deniz de kirletilir, gecekondu da yapılır. Hırsızlık, arsızlık, tecavüz, her şey gırla gider. Çünkü kişisel çıkarlar geçerlidir, toplum çıkarları değil.

Ve İstanbul hızla yitirmeye başladı kimliğini. Bozuk insanlar doluşunca yerlisi de bozuldu. Çoğunluk sefil olunca İstanbul da sefil oldu.

Bozuk insanlar, ahlaksız insanlar, sadece kendini düşünen insanlar şehrin tarihini, kimliğini umursar mı? Elbette hayır. İstanbul’a da bu oldu. Sadece göçle gelen halk değil, işin başındakiler de benimsedi bu durumu. Ve hep birlikte vurmaya başladılar İstanbul’a.

Dünyanın bütün gelişmiş şehirleri göç alır. Bu çok normaldir. Ancak bugün hangi gelişmiş ülkede köklü bir şehre giderseniz gidin, bir eski şehir bir de yeni şehir görürsünüz. Göçle gelenler veya çoğalmakta olan nüfus yeni bölgeyi mesken tutarlar. Eski merkezin olduğu “old town” ise tarihiyle, kimliğiyle korunur. Hem halkına “benim geçmişim işte böyle güçlü” özgüveni verir, hem de turist çeker. İstanbul’un canına okuyanların Paris’e, Barcelona’ya, Budapeşte’ye, Prag’a övgüler dizmesi insanın içini yakıyor.

İstanbul’a yapılan en büyük kötülüklerden biri buydu. “Old town” yok edildi. Hem de öyle yok edildi ki, o çok öykündüğümüz Avrupa’da işgal ve savaş haricinde böylesi bir yıkım sadece Bükreş’te, Çavuşesku manyağı yüzünden gerçekleşmiştir.

Simge binaları yıkıldı İstanbul’un. Galata Kulesi gibi yıkılmayanlar da çirkin yeni yapıların arasına gömüldü.

Anadolu Hisarı gibi kıymetli bir yapının içinden sahil yolu geçti.

Sadece Vatan ve Millet caddeleri açılırken 7.000’e yakın tarihi eser yok edildi.

Osmanlı’dan kalan tüm camilere iptidai hoparlör setleri takıldı, tüm atmosferi bozuldu.

Denizin dibine futbol stadyumu yapıldı.

Boğaz boyunca inci gibi uzanan yalıların, sanat eserlerinin çevresine çirkin gecekondular dolduruldu.

Boğazın yemyeşil tepeleri eciş bücüş evlerle, konut demeye bin şahit isteyen çirkin yapılarla dolduruldu.

Surların büyük kısmı yıkıldı, kalanlar laf olsun diye restore edildi.

Vaktiniz olursa bir gün şöyle bir dolaşın İstanbul’un kalan surlarını. Turunuzu sağ salim tamamlayabilirseniz düşünün. Hangi gelişmiş ülke en önemli şehrinin merkez kalesinin çevresinde bu kadar pisliğe izin verir?

Tahtakale’yi, Çemberlitaş’ı, Süleymaniye’yi bir dolaşın. Süleymaniye gibi bir sanat eserinin çevre yapılarının ne hale geldiğini, toptancıların, pazarcıların depo olarak kullandığı tarihi yapıları görün.

Fatih’in, Eminönü’nün, Karaköy’ün sokaklarında dolaşın. Eski İstanbul buralardaydı. Adım başı karşınıza çıkacak olan hamamlar, camiler, çeşmeler tüm talana rağmen bugüne kalmayı başaran birkaç eser sadece. Bu korkunç talana rağmen bunlar kalabildiyse eskiden neler vardı bir düşünün.

Sultanahmet Meydanı’nı, Cağaloğlu’nu alıcı gözle dolaşın. “Her yol Roma’ya çıkar” sözünün kaynağı olan milyon taşını görün. O milyon taşı ki, yüzyıllar boyunca İstanbul’u dünyanın merkezi olarak işaretledi, şimdi bir köşede gariban, bekliyor.

Tarihi eserlere sprey boyayla yazı yazanlara kızmayın. Onlar cahil gençler. Onlara kimse öğretmedi İstanbul’un kıymetini. Onlara bu değerleri aşılaması gereken devlet tarihi eserleri yıkmakla, kaderine terk etmekle, geçmişi yok etmekle, kaçak yapılaşmalara oy için göz yummakla meşguldü. Büyükler saray yıktı, küçükler de çeşme karaladı, herkes elinden geldiği kadar kötülük etti İstanbul’a.

İşin kötü yanı, pişman değiliz. Kötülüklerimize aynı hızla devam ediyoruz. İstanbul’un tarihi dokusunu korumak, kalanını bari kurtarmak için hiçbir girişimimiz yok. Ne yerel belediyelerin ne de büyükşehir belediyesinin böyle bir amacı yok. Herkes küpünü doldurmanın derdinde. Daha fazla talan, daha fazla yıkım var sadece, iyi niyetli bir eylem görmüyorum ben.

Biz İstanbul’a sahip çıkamadık.

Sahip olmadığımızı bildiğimiz için sürekli burası bizim diye çığlıklar atıyoruz. Mutsuz çiftlerin Instagram’da “ay biz çok mutluyuz, kocişimle kahvaltı keyfi” pozları paylaşmasıyla, İstanbul’un fethini davul zurnayla kutlamak arasında bir fark yok.

567 sene önce fethedilmiş bir şehrin fethini, lise müsameresi gibi etkinliklerle kutlamak saçmalıktır. Dünyaya biz buraya hala alışamadık mesajı vermektir. Bunca zaman sonra kutlanacak bir şey olmamalıdır, o senindir artık.

Ama biz, İstanbul’un bize ait olduğunu bir türlü içselleştiremedik. Yağmalayıp, küpü doldurup gidecekmiş gibi davranmaya devam ediyoruz.

Yıllar önce bir yabancının dediğini hiç unutmuyorum. “Siz İstanbul’u 1453’te almışsınız ama hala yerleşememişsiniz,” demişti.

Haklıydı.

Bir de şu konular var

Siz ne dersiniz?

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.