İş Dünyası Otomotiv Toplum

Türkler ve Aston Martin

Küçüklüğümden beri sevdiğim, hayran olduğum bir marka olan Aston Martin ile yüzyüze ilk tanışmam Los Angeles’da, bir DBS ile olmuştu. Yılların hasretinden midir, DBS’in muhteşemliğinden midir, sahibine olan aşkımdan mıdır bilmem, hiçbir otomobilden almadığım tadı almıştım ondan.

Belki göğsünüze bir Ferrari Enzo kadar G yükleyemez veya bir Maybach Landaulet kadar konforlu değildir ama verdiği keyif, bu saydığım otomobillerin verdiğinden yüksekti. Tasarımındaki asalet, döşemelerindeki işçilik kalitesi, 5.2 L V12 motorun ciğerlerimi titreten vahşi kükreyişi ve tüm bunlarla birlikte çalıştığında konsolda sırayla yanıp sönen “power, beauty, soul” yazıları, Aston Martin DBS’i en iyi şekilde özetliyordu.

Eski Amerikan otomobillerinin bir ruhu vardır. Dile gelip sizinle konuşmaya başlasalar şaşırmazsınız. Ancak dertlidirler, nazlıdırlar, sizden hizmet beklerler. Ben bu ruhu, bu asaleti Aston Martin’de de hissetmiştim. Üstelik DBS, 40 yaşında bir Amerikan’ın nazını yapmıyor, bütün asaletiyle sahibine hizmet ediyordu.

Aston Martin’e aşık olmamın tek nedeni DBS değil elbette. Gereksizliğinde hâlâ ısrar ettiğim Rapide ve gerçekliğine bir türlü inanmak istemediğim Cygnet hariç 1913’den beri ürettiği tüm modelleri asaleti, elitizmi, kaliteli yaşamayı simgelemiştir bana.

Parayı sonradan bulan, arabadan zerre kadar anlamayan ama zengin olduğunu her yerde ispatlayabilmek için pahalı otomobiller alanların tercihlerinden biri değildir Aston Martin. Daha elit yaşayan, rafine zevkleri olan, otomobillerden anlayan, kaliteyi keşfetmeyi bilen insanların tercihidir.

En azından Avrupa ve ABD’de öyle olduğunu gördüm. Tanıdığım Aston Martin kullanıcılarının hiçbiri arabasıyla “şekil yapmaya” çalışan görgüsüz insanlar değiller. Her gidişimde kullandığım DBS’in sahibi bile, hoş bir meslekle iştigal etmeyen bir hanım olmasına rağmen Aston Martin’e insanlara caka satmak için binmiyor. “Kendimi arabamla ispatlamak istesem Ferrari alırdım, Aston Martin’i sevdiğim için aldım.” Bu kız dahil tüm Aston Martin kullanıcılarından duyduğum budur benim.

Ancak Türkiye’de durum farklı. 1000 TL maaş alıp 600 TL taksitle araba almaya çalışan, bir kenar mahallede kirada otururken en lüks otomobile binmeye çalışan bir toplumumuz var bizim. Cebinde iPhone, içinde -20 kontörle yaşayan gençlerimiz biraz para buldukları zaman Peugeot 106 GTi alır, Audi A3 alır, hatta yükselir Porsche 911 alır ama 30 TL’lik benzinle dolanırlar.

Zenginden fakire birçok insan, bindiği arabayı çok beğendiği için almaz, toplum beğendiği için alır. Ferrari’ye, Lamborghini’ye biner ama bir kez olsun piste çıkmamıştır. Kullandığı otomobilin limitlerini bilmez, özelliklerini broşüründen tanır.

Bu tip insanlar bugüne kadar lüks otomobillerin yeterince canına okudular Türkiye’de. Ferrari’ye LPG taktırmaya çalışanından tutun, sanayi sitelerinde Lamborghini ile yanlamaya çalışanına kadar her türlüsünü gördük. Eğer bu markaların bir imajı varsa, “çok param olduğunu göstermek için kullanamasam bile Ferrari almalıyım,” diyenler yüzünden kökünden sarsıldı o imaj.

Dikkat ettiğim bir diğer nokta da şu: Türkiye’de çok parası olup da otomobil koleksiyonerliğine heveslenen birçok zengin, koleksiyonlarını sadece “xxx’in bissürü arabası var” dedirtmek için oluştururlar, sevdiklerinden veya anladıklarından değil. Aynı garajda hem Superleggera hem California duruyorsa, otomobillerin hepsi 2008 – 2010 arası supersport otomobillerse, bir tanecik klasik veya kült bir model yoksa, bu insanın arabaları sevdiği için aldığına inanmak zor.

Aston Martin, yıllarca distribütörlük vermedi Türkiye’ye. Belki Türkiye’de yeterince pazar payına ulaşamayacağını düşündü, belki Türk insanının sosyolojik durumuna bakarak Aston Martin sahibi olacak seviyede olmadıklarına karar verdi, belki başka nedenler vardı. Sonuçta bir distribütör yoktu ve içinden “sen benim kim olduğumu biliyo musun lön!” diyerek selam veren ayıların indiği Aston Martin’ler dolaşmıyordu caddelerimizde. Çok hevesli birkaç kişinin bireysel çabayla getirdiklerini saymazsak, hiç yoktu Aston Martin.

Eminim ki Aston Martin’in Türkiye distribütörlüğünü almak için çabalayan çok sayıda firma olmuştur. Türkiye’de Bentley, Ferrari, Lamborghini, Maserati gibi lüks markaların distribütörlüğü varken Aston Martin’e kimsenin dokunmamış olması pek inanılır değil.

Doğuş Oto hiç uğraştı mı bilmem ama, Borusan’ın uzun süredir Aston Martin’le ilgilendiği biliniyordu. Distribütörlüğün onaylandığına dair çeşitli dönemlerde söylentiler çıksa da kesin bir açıklama hiç yapılmadı.

Beklenen açıklama bir süre önce geldi ve Aston Martin Türkiye Distribütörü Borusan Otomotiv oldu. BMW, Mini ve Land Rover distribütörlüklerinin ardından Aston Martin distribütörlüğü, Borusan için çok büyük bir adım oldu.

Benim gibi Aston Martin sevdalıları için bu haber bir yandan sevindirici, bir yandan üzücü. Artık ithalatıyla, prosedürleriyle uğraşmadan Borusan güvencesiyle bir Aston Martin alabilir, servisini, yedek parçasını yine Borusan güvencesiyle halledebilirsiniz.

Üzücü olan ise, Aston Martin gibi bir markanın ürettiği sanat eserlerinin “arabam da arabam” diye yaşayan, her fırsatta arabalarını anlatan bazı tiplerin garajına düşecek olması. Köyünden beş parasız gelip katakulli işlerle bir senede parayı vuran, satın aldığı ilk otomobil Ferrari olan bazı karakterler de alacak bu otomobilleri, hurda demirle, deniz kumuyla apartman diken müteahhit bozmaları da. Artık Aston Martin’ini pembeye boyatanı da görürsünüz, kaputuna oturup röportaj verenini de.

Bu hoş olmadı işte. “Zoruna mı gitti?” diyenler varsa, evet zoruma gidiyor böylesi. Kısmet olursa ben de alacağım bir DBS ama o tiplerle aynı otomobile binmeyeceğim için mutluydum bugüne kadar. Artık onlar da binecekler.

Borusan’ın Aston Martin distribütörlüğü kutlu olsun. Umarım kotayı kaliteli müşterilerle doldurmayı başarırlar.

Ağustos 2010, İzmir

Bir de şu konular var

Siz ne dersiniz?

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.