Siyaset

Belediyeci kafası

İstanbul’u otomobil olarak düşünüyorum bazen. Gerçek bir klasik, tarihe geçmiş bir efsane. Bir ’70 Challenger gibi ateşli, ’67 Mustang gibi atik, ’59 Bonneville gibi zarif, ’55 Gullwing gibi kibar. Hangisinin yerine koyarsanız yakışır.

Binlerce yıl dünyanın en güzeli olarak yaşamış bu şehir.

Son 40 yılda ise işler karışmış. 2 kişilik otomobile 5 kişi binmiş, asfalt yerine tarlada kullanmış, şık akşam yemekleri yerine banka soygununa koşturmuşuz. Bir yandan canına okurken bir yandan da “Gullwing ooolum” diye kendimizce caka satmışız.

Motor bitmiş, lastik erimiş, şasi yamulmuş, manifold çatlamış. Henüz perte çıkmamış, zor bela bir şekilde yürüyor.

Direksiyona geçenler insanların gözünü boyamak için camlara film çekmiş, en pahalı boyalarla boyamışlar kaportayı. Araba bitik ama nikelajlar ışıl ışıl.

Şimdi de yeni sürücüler arabanın rengini değiştirmenin kavgasını veriyorlar, motora yine bakan yok.

Günlerdir tartışılan dikey peyzaj konusunun özeti budur benim gözümde.

Yapıların neredeyse yarısının tapusuz olduğu, tek şeritli yolların çevresinde 30 katlı binaların, gecekonduların çevresinde gökdelenlerin dikildiği, kavşak bağlamayı bilmeyen yöneticiler ve eğitimsiz sürücüler yüzünden trafiğin Arap saçına döndüğü bir şehirde peyzaj kavgası mı olurmuş?

Şehir şantiyeye dönmüş, biz çiçeğin derdindeyiz. İster grafiti yapın, ister tüy dikin.

Bu kadar aptalca bir tartışma olamaz. O dikey peyzajların varlığı gereksizdi, yokluğu eksiklik olmayacak. Grafitiler de şehri Latin Amerika varoşlarına çevirecek.

İki ucu boklu değnek.

Ekim 2020, İstanbul

Bir de şu konular var

Siz ne dersiniz?

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.