İş Dünyası Seyahat Spor Toplum

Karadeniz otelciliği

Bir dağ oteli düşünün:

Alt katında kocaman bir bisiklet garajı var. Sadece garaj değil, tam teşekküllü bir bisiklet servisi de var. Kasktan ayakkabıya, zincirden pedala kadar birçok ürünü içeren bir de marketi var. Üstelik markette ve serviste her şey piyasa fiyatına.

Herkesin kendi bisikletiyle ilgilenebilmesi için yeterince alan ve alet edevat mevcut. Bisiklet yıkama askıları, tazyikli su makineleri ve hava kompresörleri yıkama alanında yan yana dizilmiş.

Müşterilerin kirli ayakkabı ve elbiselerini odalarına çıkarmaması için bisiklet garajına dolaplar yapılmış, ayakkabı askıları konmuş. İsteyen kirlenen kıyafetini dolaptaki filelere dolduruyor ve kıyafetler otel tarafından ücretsiz yıkanıyor.

Aynı hizmetler kayakçılar için de düşünülmüş.

Otelden çıktığınızda ormana doğru ilerliyor ve bisikletinizle birlikte telesiyejlerden birine binip istediğiniz freeride veya downhill rotasının başına çıkıyor, onlarca trail’den birini seçiyor ve bisikletinize atlayarak salıyorsunuz kendinizi manzaranın içine doğru.

Mis.

Aynı bölgede yazın patikalarda bisikletinizle süzülüyor, kışın kayak pistlerinde kayaklarınızla uçuyorsunuz.

Bu oteli İsviçre’de St. Moritz civarında bir yerde görmüştüm. Yanımda bisikletim olmadığından sadece sistemi incelemiş, bisikletçilerin talebine ve hem otelin hem de bölgenin yerel yönetiminin hizmet kalitesine hayran kalmıştım.

Ülkeler parayla gelişmiyor. Gelişmeye niyetli olan ülkeler para da kazanıyor. Gelişmiş ülkeler ve Türkiye arasındaki en büyük fark bu.

Alp Dağları’ndaki bu organizasyon anlayışı sadece İsviçre ile sınırlı değil. Alp Dağları, Pirene, Bucegi, Fagaraş, Karpat, Dolomit, Bernina… Avrupa’da sayısız dağ ve milli park dolaştım. Bu dağların ve milli parkların bulunduğu ülkeleri inceledim.

Fransa, Almanya, Avusturya, İtalya, Slovenya, Norveç, Romanya, Ukrayna… Zengin fakir fark etmez, içinde dağ olan tüm ülkeler, o dağlardan doğaya zarar vermeden gelir etmenin bir yolunu bulmuşlar.

Şimdi Avrupa’yı bırakalım. İstanbul’dan arabaya atlayalım. Bolu Dağı’ndan başlayalım, Ilgaz, Küre, Canik, Yalnızçam, Kop derken Allahuekber Dağları ile birlikte Ermenistan sınırına ulaşalım. Karadeniz’deki dağların doğal güzellik açısından Avrupa’daki dağlardan çok farkı yok.

Türkiye’nin en yeşil, en güzel bölgelerinden biri Karadeniz. Doğa turizmi için, ekoturizm için, macera turizmi için sınırsız imkânlar sunuyor. Peki, biz ne yapıyoruz?

OTEL!

Karadeniz’deki dağların hepsini gezdim, yaylaların büyük kısmına tırmandım. Kimine günübirlik gittim, kiminde konakladım. Bu konaklamalar bazen otel oldu bazen kamp, bazen iş için gittim bazen de spor.

Hiçbir dağ otelinde gelişmiş ülkelerdeki gibi kaliteli yürüyüş rotaları, bisiklet parkurları göremedim ben. Bir zipline öğrenmişler, tüm vadileri zipline halatlarıyla doldurmuşlar.

Doğa sporlarıyla ilgilenenleri otellere çekecek bir hizmet anlayışı da geliştirmemişler. Oteller sadece doğayı görmek için gelenlerin konaklaması için var. Sabah manzaraya karşı kahvaltı yap, gündüz biraz gez dolaş, akşam da manzaraya karşı rakı iç. Format bu.

Biraz rafting yap, dandik ATV’lerle biraz turla, canı çıkmış atlarla birkaç tur gez, al sana doğa turizmi.

Üstelik yapılan binaların bölgenin yerel mimarisiyle alakası yok. Yerel mimari pencere pervazlarını kahverengiye boyamakla, binanın dışına yalandan taş döşemekle olmaz. Manzara için gelen müşterinin gözünün önüne beş katlı beton binayı dikip manzarayı piç ederek de olmaz.

Bu anlayış, sadece orman görmemiş çöl insanını etkiler ki bu nedenle Karadeniz’in turizm anlayışı ancak çölden kalkıp gelmiş Araplara ilginç gelir. Onun da sürekliliği olmaz.

Kamp ve karavan turizmi gelişirse, bisiklet (özellikle MTB), motokross, off-road gibi sporlara yönelik hizmetler geliştirilirse işte o zaman hem bu işin kültürü artar, hem de bölgenin turizm geliri yükselir.

Aslında Karadeniz için değil, tüm Türkiye için geçerli bu durum. Bugün bir dağ bisikleti kullanıcısının gideyim de hem şöyle güzel güzel sporumu yapayım, hem de eğleneyim diyebileceği kalitede parkurların sayısı iki elin parmaklarını geçmez koskoca ülkede. Oysa çölünden dağına, düzlüğünden tırmanışına çeşit çeşit arazisiyle Avrupa’dan bile spor turisti çekebilecek çeşitlilikte bir coğrafyamız var.

Neredeyse 40 yaşıma geldim, toprak bütünlüğü, beka, şanlı devlet sloganlarını duymadığım bir gün bile geçmedi ama bu toprak bütünlüğü ile ne yapacağına karar verebilmiş bir devlet anlayışı da göremedim.

Tarım yok, spor yok, madencilik yok, ne yapalım bu kadar toprakla?

Bir de şu konular var

Siz ne dersiniz?

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.